webodam

islam dunyasi

en son paylaşılanlar>
İslam Dünyası


Eğer İslam ülkeleri bilgi, teknoloji, ekonomi ve savaş gücü bakımlarından güçlü olsalardı ve aralarında şöyle veya böyle bir birlik, bir dayanışma olsaydı, kendilerini korumak için ne ABD'ne, AB'ne, ne de başka bir güce ihtiyaçları olacaktı. Güçlü olabilmeleri için önce "kendileri olmaları" gerekiyordu, sonra da ümmet olmaları. Kendileri olmak, kendi medeniyetlerini yeniden inşa etmek ve böylece -batılılılaşmak değil- çağdaşlaşmakla gereçekleşecekti. Ümmet olmak da ulusal egoizm yerine ümmet birlik ve özgeciliğini (İslam halklarının bir bütün teşkil ettiği düşüncesi, inancı, şuuru ve buna dayanan örgütlenme) geliştirmekle vücut bulacaktı. Bütün bunlar olmadı, olmadığı için parçalanma, tükenme, bozulma, zayıflama ârızaları başgösterdi, zavallı kuzular kurtlardan medet umar hale geldiler.

Sultan Abdulhamîd siyasi alanda, Efgânî fikrî alanda İslam birliğini (İttihâd-ı İslam, panİslamizm) gerçekleştirmek için büyük çabalar sarfettiler. Efganî çizgisinde Osmanlı'da Sırât-ı müstakîm ve Sebîlürreşâd topluluğu; Mısır, Suriye ve Cezair gibi ülkelerde diğer İslamcılar aynı ülkü uğruna ömürlerini verdiler. Başta Osmanlı hilâfeti çerçevesinde bir İslam birliği üzerinde çalışıldı, Osmanlı dağılınca merkezi Mekke'de olan ve İslam ülkelerinden temsilcileri bulunan bir heyetin "yönetiminde" birlik, daha yeni zamanlarda ise konfederasyon veya AB'ne benze örgütlenme şeklinde İslam birliği formülleri üzerinde duruldu. Ama ne yazıktır ki, bugüne kadar amaca doğru önemli adımlar atılamadı. Bu başarısızlıkta yabancıların karşı mücadeleleri kadar İslam ülkelerinin yöneticileri ve halklarının da tesirleri ve dolayısıyla sorumlulukları vardır.

Müslüman halkların "kendileri olmalarının" vazgeçilmez şartı İslam'dır; hayatlarının ve bütün projelerinin merkezinde İslam'ın yer almasıdır. Bu da ancak resmi ve sivil bir eğitim seferberliği sayesinde, hem okumuşları, ilim adamları, siyasileri, bürokratları, hem de fazla okumamış halkı müslüman, aynı temel değerlere sahip topluluklar yetiştirmeye bağlıdır.
İslam ülkelerinde böyle bir hedef ve bu hedefe yönelik eğitim, öğretim seferberliği şöyle dursun idareciler hemen daima bu hedefe yönelenleri düşman bilmişler, çeşitli yaftalar (siyasal İslamcı, kökten dinci, terörist...) takarak suçlamışlar ve yok etmek için amansız bir mücadele içine girmişlerdir. Bugün İslam adına sahip çıktığımız ve halkı yüzünden böyle yapmamız da tabîî olan Irak'ta olduğu gibi Suriye'de, Mısır'da, Cezair'de, Tunus'ta, Bazı Türk Cumhuriyetleri'nde..., İslam'ı hayatlarının merkezine almak isteyen düşünce ve hareket topluluklarına karşı yapılan zulüm âfâkı doldururken, binlerce güzel insan hunharca işkenceye tabi tutulurken, öldürülürken, hapishanelerde çürütülürken şimdi kahramanlığa, hak ve adalet arayıcılığına soyunanların çoğunun sesleri bile çıkmamış, bu zulüm, o ülkelerin iç işleri olarak değerlendirilip geçilmiştir.

Allah Teâlâ cezayı ve mükâfâtı, düşmeyi ve kalkmayı, güçlü ve zayıf, ileri ve geri... olmayı, ferdin ve toplulukların iradesine, çabasına, hak edişine bağlıyor; bugün de İslam ülkeleri hak ettiklerini buluyorlar.
Vaktiyle Hindistan'da, sömürgeci İngilizlerin zulmünden şikayet eden halka bir İslam hareket adamı şöyle demişti: "Keşke siz insan değil de sinek olsaydınız; o zaman her bir İngilize şu kadar sinek düşerdi, onları canlarından bezdirirlerdi ve defolup gitmelerini sağlarlardı!

Evet müslüman halkların da kusuru büyük, kimse elini taşın altına koymak istemiyor, Esed'den, Saddam'dan, Ali Zeynelabidin'den, Nâsır'dan, İslam Kerimof'tan... kurtulmak önce bu ülkelerin müslüman halklarına düşen vazife idi; din, hukuk ve vicdan bakımlarından meşru mücadele yolunu tutarak bu kutsal vazifeyi yerine getirmediler. Sonunda Endülüs'teki o büyük ananın şu sözü herkese hak oldu: "Erkek gibi mücadele etmeyi beceremediniz, şimdi kadın gibi ağlamak size yakışıyor!
Hayreddin Karaman - 2005